14 Temmuz 2014 Pazartesi

DTÖ/GATT ÜLKELERE KORUMACILIĞA ELVERİŞLİ OLANAKLAR SUNUYOR

 
                       Yazar: Cahit YERCİ, MA, YMM

 Richard Baldwin, DTÖ/GATT’ın, ülkelere, ticaret engelleri oluşturup bunları sürdürecekleri alanları bildiren pragmatik kurallar dizisi olduğunu, pek çok DTÖ/GATT kuralının bu tür korumacılığı disipline eden yollarla ilgili bulunduğunu söylüyor.[1] 

DTÖ/GATT sistemi, kriz döneminde olunsun ya da olunmasın, üye ülkelere,  korumacılık adına kullanabilecekleri pek çok olanak sunuyor. Örneğin,

 ·   ödemeler dengesi sorunu yaşayan ülkeler bu sorunlarını aşmak için,

·   herhangi bir üretim sektörü zarara uğrayan ya da uğrama tehlikesi yaşayan ülkeler bu zararı engellemek ya da bu tehlikeyi savuşturmak için,

·   sübvansiyonlu ithalatla karşılaşan ülkeler bu sübvansiyonu telafi için,

·   dampingli ithalatla karşılaşan ülkeler dampingin etkisini gidermek için,


kendi iç üretimlerini koruyucu önlemlere başvurabiliyorlar.

Ayrıca, bağlanmış tavan tarifelerinin altında tarife uygulayan ülkeler, istedikleri her zaman tarifelerini artırma yoluna gidebiliyorlar.

Bunların tamamı, DTÖ/GATT kuralları bağlamında kabul görüyor.

 Kriz döneminde ülkelerin başvurduğu korumacı önlemlerin,  daha çok (tavan tarife altında tarife uygulayan ülkelerin tarife artırımları, dampinge karşı ve sübvansiyona karşı önlemler, korunma önlemleri gibi) DTÖ/GATT kuralları bağlamında kabul gören uygulamalara yoğunlaştığı görülmektedir.

 160 ülkenin üye olduğu Dünya Ticaret Sistemi’nin dayandığı kurallar, ülkelere, korumacılığa yönelik olarak kullanabilecekleri olanaklar sunuyorsa, bu olanakların kullanıldığını görmek bizce son derece doğal bir sonuçtur. Bu yalnızca kriz dönemlerine ilişkin bir sonuç da olamaz. Şu farkla ki, talebin ve üretimin azaldığı, işsizliğin arttığı, dolayısıyla, ülke içi gelirin ve iş olanaklarının korunması adına korumacı baskının şiddetlendiği dönemler olması nedeniyle, kriz dönemlerinde, söz konusu olanakların kullanılması eğiliminin daha güçlü olması beklenmelidir.

Az gelişmişinden orta ve ileri gelişmişlik düzeyine değin çok farklı ekonomik gelişmişlik düzeylerine sahip 160 ülkeyi içinde barındıran, serbest ticaret ilkesine dayalı bir ticaret sisteminin bu ülkelerin tamamına refah artışı getireceğinin garantisi yoktur. Serbest ticaretten bazı ülkelerin iç üretimlerinin ciddi şekilde zarar görmesi olasılığı her zaman mevcut bulunmaktadır. Serbest ticaret nedeniyle üretimleri zarar gören ülkelerin, zarar durumunda dahi, serbest ticareti kayıtsız koşulsuz sürdürebileceklerini, sürdürmeleri gerektiğini söyleyebilmek zordur. DTÖ/GATT sisteminin korumacılığa olanak tanıyan hükümlerinin bazılarının mevcudiyeti, belki de, biraz bundandır. 
 


[1] Baldwin, Richard, “The Crisis And Protectionism: History Doesn't Repeat İtself, But Sometimes İt Rhymes”, (What World Leaders Must Do To Halt The Spread Of Protectionism? Editör: Richard Baldwin and Simon Evenett, Graduate Institute, Geneva, Centre for Economic Policy Research (CEPR) Centre for Economic Policy Research 2008, VoxEU.org publication), s. 32-33, (www.voxEU.org).
 

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Cahit YERCİ’nin yayımlanmış ilk yazısı:


 

TÜRKÇENİN ÖZE DÖNÜŞÜ*

Türkçeyi özleştirme çalışmalarının bilimsel bir temele oturmasından bu yana 46 yıl geçti. Bu süre içinde dilimiz geniş ölçüde özleşti, özündeki varsıllığa kavuştu. Dil devrimi gerçekleşme sürecine girmeden önce, Türkçe yazma çabasındaki yazarların yazılarında bile % 45’igeçmeyen öz Türkçe oranı bugün % 90’a varmış, Türk Dil Kurumu’nun bilimsel yöntemlerle türettiği sözcüklerin pek çoğu kullanılırlık kazanmıştır.

Dil devrimi gerçek anlamda halkla bütünleşmedir. Halkın bilincini, duyarlığını yansıtan yapıtlar göstermiştir ki halkla bütünleşmenin yolu halk dilinden geçer. Kalıcı olmanın önkoşuludur bu. Ulusallaşmak, daha sonra da evrenselleşmek halk diliyle olasıdır. Yunus Emreler, Karacaoğlanlar günümüze değin gelebilmişlerse hep bundan, “Türkçenin bitek toprağını” işlediklerindendir. Çünkü “halktır dilin anası, doğuranı, doyuranı, emzirip erdireni, erdirip olduranı…”[1]

Özleşmenin koşutunda yalınlaşmayı da sağlamıştır dil devrimi. Özleştirmecilik denen bu atılımı uyandırdığı ulusal bilinçle yazarlar artık öz dilimizi kullanıyorlar. Halktan aldıklarını kendi diliyle yeniden halka veriyorlar. Anlatım yalınlık, kolay anlaşılırlık kazanıyor. Yazınsal yapıtlar halka ulaşmakla, onun malı olmakla yeni bir değer, yeni bir anlam kazanıyor. Yazarlar,  sanatlı söyleyiş kaygısıyla gereksiz söz oyunlarına gereksinme duymuyorlar; duygularını, düşüncelerini biçimledikleri Türkçe bu gereği duyurmuyor onlara. Çünkü sanatlı söyleyiş Türkçenin yapısında var. Bu dili kullanmak canlı, anlaşılır bir anlatıma yetiyor. Aşağıdaki alıntıdaki gibi:

Döndü geldi yeniden dilim ay

Cuma gecesi soframıza

Tanrısal dönüşümü evrenin

Yeniledi günlerdeki tekdüzeliği[2]

 

Nice nice söz değerleri vardır halkın. Özleştirme sürecinde halk diline yönelmekle dilimiz pek çok olanak kazanmıştır. Halkın dağarcığında yaşayan söz değerleri ortaya çıkarılarak yazı diline ağdırılmıştır. Halkın bilincini, duyarlığını yansıtacak bir görünün kazanmıştır dilimiz. Halkın bağrından gelen yazarlar, yapıtlarında halk değerlerine yer vermişler; yaşarlılık kazandırmışlar bunlara. Henüz yazı dilimize girmemiş,  yöresel dil olma niteliğinden çıkamamış söz değerleri de bugün pek çok yazarımızın yapıtlarını biçimlemekte, anlatımı güçlendirmektedir. Aşağıdaki örnek bu niteliktedir: “Ağaların sesi kısılmıştı. Aç ite yenik düştük diyorlardı. Her birinden, Kurbanı’dan kaçıyorlardı. İki gün sonra dönen arabalar, üç yüz elli araba ağaların, Muhtar Daştan’ın kafasının içinde tangırdadı, bağrını ezerek geçti. Kardeş payı edilen Mağlısa, Çamurlu, Urartu, Yanaçları taşındı, mereklere doldu.”[3]

Dilimizin bugünkü aşaması “bu dille sanat yapılamaz, bilimsel kavramlar karşılanamaz” savının geçersizliğini göstermektedir. Halkın ağzında derlenmiş söz değerleri en dolaylı kavramları bile anlatmaya yetebilmekte, somut ve soyut tüm kavramlar hiç güçlük çekmeksizin anlatılabilmektedir. Öte yandan dilimizin somutlama,  soyutlama gücü ortaya çıkmıştır. Dilimizde değişik işlevleri olan eklerle tek bir kökten pek çok sözcük türetmek olasıdır. Türkçemizdeki yapım ekleriyle üç milyona yakın sözcük türetilebileceği dilbilimlerce ileri sürülmektedir. Bu olanakla dilimiz yeni sözcükler, yeni anlatım biçimleri kazanmıştır.

 

Konuşma dili-yazı dili ayrımı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.   Türk Dil Kurumu ile dilimizde aşırı kuralcılıktan kaçınılmış, konuşma dilinin pek çok özelliği yazı diline de geçirilmiştir. Uzun tümceler kısalmış, sözdizimi değişik anlatımları karşılayacak biçimde değişmiştir. Bu yol, birçoklarının savladığı gibi dilimizi yozlaştırmamış, varsıllaştırmıştır. Devrik tümcede olduğu gibi konuşma dilinin özellikleri yazı diline bir canlılık sağlamış, anlatımı tekdüzelikten ve tek boyutluluktan kurtarmıştır. Bunun en somut örneklerini Ataç’ta görebiliriz: “Çağlar vardır, insanoğlu biraz da acemi olmak ister. Hep kılavuzla yürümek çekilir mi? Atılırsınız bilinmedik yollara, bakalım ne bulacaksınız oralarda? Ayaklarınızı, ellerinizi kanatmaktan başka bir şey elde edemeyecekmişsiniz. Gene de razı değil misiniz? Gitmezseniz, tutmazsanız o yanları, oralarda ayaklarınızı, ellerinizi kanatmaktan başka bir şey elde edilemeyeceğini de anlayamazsınız. İçinizde bir ‘hicran’ kalır.”[4]     

 

Bugün bile, halkla tüm bağlarını koparmış Osmanlıcada direnenler var. Bunlar bir türlü, “yeni bir Osmanlıca yaratıyorsunuz, dile müdahale edilemez” savından geçemiyorlar. Ulusal sınırlarımızı aşan, yurt dışında da övgüyle karşılanan yazınsal yapıtlarımızın katıksız bir Türkçeyle biçimlendiğini görmezden geliyorlar. Bunca direnmelerine karşın ister-istemez kendilerinin de etkilendikleri görülüyor. Türk Dil Kurumu, onlar gibi dilin dokunulmazlığı savına bağlanmamış, korkmamıştır bilimsel yöntemle dile yaklaşmaktan. Tarihsel süreç içindeki kaçınılmaz oluşuma bilimsel yöntemle ivme kazandırmaktan çekinmemiştir. Dilimiz sonunda halkımızın bilincini, duyarlığını anlatabilecek, her tür bilimsel kavramı karşılayabilecek anlatım gücüne erişmiştir. Değeri başka toplumlarca da vurgulanan yapıtlarımız en somut örneğidir bunun.   

 

Cahit YERCİ

(Gaziosmanpaşa Plevne Lisesi, 6 Fen-E, 549, İstanbul)

 

*Bu yazı, 1978 yılında Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan Türk Dili Dergisi’nin 1978 yılında Lise ve dengi okul öğrencileri arasında açtığı “Türk Dil Devrimi dilimizin anlatım gücünü nasıl etkilemiştir?” konulu yazı yarışmasında, Fakir BAYKURT, Emin ÖZDEMİR ve Mustafa Şerif ONARAN’dan oluşan yazı kurulunca birinciliğe layık görülmüştür. Yazı, Türk Dili Dergisi’nin Mayıs 1978 tarihli 320’nci sayısında yayımlanmıştır.      

 



[1] Fakir Baykurt, On Binlerce Kağnı, s. 7.
[2] Ceyhun Atuf Kansu, Türk Dili, sayı 250, “temmuz Günlüğü” adlı şiirden.
[3] Ümit Kaftancıoğlu, Çarpana, s. 29.
[4] Nurullah Ataç, Günce I, s.30

26 Haziran 2014 Perşembe

VERGİ UYUŞMAZLIKLARINDA YENİ HUKUKİ YOL -İSTİNAF


                       Cahit YERCİ, MA
                    Yeminli Mali Müşavir
 

6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun  18/06/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. Söz konusu kanun, Cumhurbaşkanı incelemesini izleyerek Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte yürürlüğe girecektir.

 

6545 sayılı Kanun, diğer bazı kanunlar yanında, 2576 sayılı  Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun  ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda önemli değişiklikler yapmıştır.

 

2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’da yapılan değişikliklerle bölge idare mahkemeleri’nin kuruluş ve örgütlenme yapısı ile bu mahkemelerin görevleri değiştirilmiştir.   

  

Bu değişikliklerin koşutunda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda  da, yargısal başvuru yolları bağlamında değişikliğe gidilmiştir. Yapılan değişikler kapsamında vergi uyuşmazlıklarının çözümü hususundaki yargısal başvuru yolları da değişmektedir.

 

Mevcut sistemde, vergi mahkemeleri ilk derece, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay ise, sırasıyla, itiraz ve temyiz mercii olarak, ikinci derece yargılama yeri konumundadır. Mevcut yapı içinde, vergi mahkemelerinin tek yargıçla verdiği kararlara karşı bölge idare mahkemesine, kurul halinde verdiği kararlara karşı ise Danıştay’a başvuru yapılabilmektedir. Uyuşmazlık sürecinde, bölge idare mahkemesince verilen kararlar hususunda Danıştay’ın herhangi bir görevi ya da yetkisi bulunmamaktadır.  

 

6545 sayılı Kanun, vergi mahkemelerinin, bölge idare mahkemelerinin ve Danıştay’ın uyuşmazlık sürecinde birlikte rol aldığı üç dereceli bir yargılama düzeni getirmektedir. Bu yeni düzende, bölge idare mahkemeleri vergi mahkemelerince verilen istinaf yolu açık kararların incelendiği ikinci derece yargı yeri konumunda olacaktır.  Danıştay ise, getirilen yeni sistemde, istinaf başvurusu üzerine bölge idare mahkemelerince verilen  temyiz yolu açık kararları temyizen inceleyen üçüncü derece yargı yeridir.  Yeni sistemde vergi mahkemesi kararlarının doğrudan Danıştay’da temyize taşınması olanağı yoktur.   

 

Yukarıda bölge idare mahkemelerinin yapılarında ve görevlerinde değişiklik yapıldığı belirtilmişti. Kanunun öngördüğü yeni yapıdaki bölge idare mahkemelerinin  Adalet Bakanlığı’nca 6545 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde kurulması gerekmektedir. Bölge idare mahkemelerinin kuruluşları, yargı çevreleri ve tüm yurtta göreve başlayacakları tarih, Resmî Gazete’de ilan edilecektir.Kanun yollarına ilişkin olarak yapılan değişikler yeni yapıdaki bölge idare mahkemelerinin tüm yurtta göreve başlayacakları tarihten sonra verilen kararlar hakkında uygulanır (6545 SK m. 27, 2577 SK geçici m. 8). Dolayısıyla, 6545 sayılı Kanun’un vergi uyuşmazlıklarının çözümüyle ilgili olarak getirdiği  ve üç dereceli yargılama esası içeren yeni sistem yeni yapıdaki bölge idare mahkemelerinin tüm yurtta göreve başlayacakları tarihten sonra işlemeye başlayacaktır.  Belirtilen tarihten önceki kararlara karşı yapılacak yargısal başvurularda şu anda mevcut mevzuata göre hareket edilecektir.

 

6545 sayılı Kanunla getirilen, vergi uyuşmazlıklarına ilişkin yargısal düzenin içeriğinde yer alan diğer önemli hususlar aşağıdaki gibidir:

 

·      Vergi mahkemelerinin istinaf yolu açık kararlarına karşı bölge idare mahkemelerine istinaf yoluyla başvuru yapılır.

·      Konusu beş bin TL’yi geçmeyen vergi davaları hakkında vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz (2577 SK m. 45/1).

·      Bölge İdare Mahkemeleri’nin konusu yüz bin TL’yi aşan vergi davaları hakkında açılan davalar hakkında verdiği kararlar Danıştay’da temyiz edilebilir (2577 SK m. 46/birinci fıkra/bent b).

·      Bölge İdare Mahkemeleri’nin konusu yüz bin TL’yi aşmayan vergi davaları hakkında açılan davalar hakkında verdiği kararlara karşı Danıştay’da temyiz davası açılmaz. Bölge İdare Mahkemeleri’nin temyize açık olmayan  bu tür kararları kesindir (2577 SK m. 45/6).

·      Bölge İdare Mahkemesi Danıştay’ın temyiz incelemesi sonucunda verdiği bozma kararlarına uyabilir ya da kendi kararında ısrar edebilir (2577 SK m. 50/3).

·      Bölge idare mahkemesi, bozmaya uymayarak kararında ısrar ederse, ısrar kararının temyizi hâlinde, talep, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca incelenir ve karara bağlanır. Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulları kararlarına uyulması zorunludur (2577 SK m. 50/5).

·      Mevcut sistemde, Danıştay dava daireleri ve (…) Vergi Dava Daireleri Kurullarının temyiz üzerine verdikleri kararlar ile bölge idare mahkemelerinin itiraz üzerine verdikleri kararlar hakkında, bir defaya mahsus olmak üzere kararın tebliğ tarihini izleyen on beş gün içinde taraflarca kararın düzeltilmesi istenebilmektedir (2577 SK m. 54). 6545 sayılı Kanunla bu olanak ortadan kaldırılmaktadır (6545 SK m. 103). 

 

 

13 Haziran 2014 Cuma

KDV GENEL UYGULAMA TEBLİĞİ İLE GELEN DEĞİŞİKLİKLER




KDV iadelerinin sorunsuz ve kısa sürede alınması, firmalar için nakit akışı açısından büyük önem arz etmektedir.

KDV Genel Uygulama Tebliği ile getirilen yükümlülük ve haklar çerçevesinde, farklı sektörlerde faaliyet gösteren ve KDV Kanunu’nda yer alan istisnalardan dolayı iade hakkı olan işletmelerin iade taleplerini mevzuata uygun yapmalarını sağlayacak bilgiyi edinmeleri kendi yararlarına olacaktır.

 
Her bir iade çeşidi için (ihracat istisnası, indirimli oran vb) KDV iade tutarının doğru olarak hesaplanması, gerekli evrakların zamanında hazırlanması ve Vergi Dairesi’ne sunulması önem arzetmektedir.

                    Yeni uygulama tebliğinde iade uygulamasında mükellef lehine getirilen kolaylaştırıcı uygulamalar bulunmaktadır.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

KABAHATLER KANUNU'NUN 3'ÜNCÜ MADDESİNİN İPTALİNDEN SONRA GELİNEN NOKTA




Cahit YERCİ
Gelirler Başkontrolörü
Vergi Sorunları Dergisi
18 Aralık 2006 Pazartesi, Dünya


Anayasa Mahkemesi, 22/07/2006 tarihli ve 26236 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (2005/108 Esas, 2006/35 Karar Sayılı) 01/03/2006 tarihli kararıyla, Kabahatler Kanunu'nun 3'üncü maddesini iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi, iptalin doğuracağı hukuki boşluğu kamu yararını ihlal edici nitelikte gördüğünden, iptal kararının, Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihten altı ay sonra, 22/01/2007 tarihinde yürürlüğe girmesini kararlaştırmıştır.

Kabahatler Kanunu'nun Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilen 3'üncü maddesi, adı geçen kanunun genel hükümlerinin diğer kanunlardaki kabahatler hakkında da uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Söz konusu genel hükümler adı geçen kanunun birinci kısmında, 1 il‰ 31'inci maddelerinde yer almaktadır. Bu maddeler, kanunun amacına ve kapsamına, kabahat tanımına, kanunun genel niteliğine, kanunilik ilkesine, yer ve zaman bakımından uygulamaya, kabahatten dolayı sorumluluğa, idari yaptırımların türlerine, soruşturma ve yerine getirme zamanaşımına, idari yaptırım kararı verme yetkisine, idari yaptırım kararlarına karşı başvurulacak kanun ve itiraz yollarına ilişkin hükümler içermektedir.

Kanunun 2'nci maddesindeki genel hüküm, kabahati tanımlamaktadır. Buna göre, kabahat, "kanunca karşılığında idari yaptırım uygulanması öngörülmüş haksızlık" tır. İdari yaptırım ise, kanunun 16'ncı maddesi gereğince, idari para cezasından ve idari tedbirlerden (mülkiyetin kamuya geçirilmesinden ve diğer idari tedbirlerden) oluşmaktadır. Herhangi bir kanunda yer alan bir idari yaptırım, Kabahatler Kanunu'nun 3'üncü maddesindeki gönderme uyarınca, kabahat sayılır ve adı geçen kanunun genel hükümlerine tabi olur. Kabahatler Kanunu'nun genel hükümleri arasında idari yaptırımlara karşı yargı yoluna başvurma da düzenlenmiş bulunduğundan, diğer kanunlardaki kabahatlere de, ilgili kanununda getirilmiş usul ve esaslar ne olursa olsun, bu düzenleme uygulanır. Bu bağlamda, idari yaptırımlara muhatap olanlar 15 gün içinde sulh ceza mahkemesine, sulh ceza mahkemesinin verdiği kararlara karşı da 7 gün içinde ağır ceza mahkemesine başvurabilirler (Kabahatler Kanunu m. 27, 29). Bu hükümlerle idari yaptırımlarla ilgili uyuşmazlıkları çözme görevi, idari yargıdan alınıp adli yargıya verilmektedir.


Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçesini de temelde bu olgu oluşturmuştur. İptalin gerekçesi, kararda "Anayasa'da idari ve adli yargının ayrılığı kuralının kabul edildiği, bu ayrım uyarınca, idarenin kamu gücü kullandığı ve kamu hukuku alanına giren işlem ve eylemlerinin idari yargı, özel hukuk alanına giren işlemlerinin de adli yargının denetimine tabi olacağı, buna bağlı olarak idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda yasa koyucunun geniş takdir yetkisinin bulunduğunu söylemenin ve (...) idare hukuku esaslarına göre tesis edilen bir idari işlemin, sadece para cezası yaptırımı içermesine bakılarak denetimin idari yargı alanından çıkarılarak adli yargıya bırakılmasının olanaksız olduğu, bu durumda, itiraz konusu kuralla diğer yasalardaki kabahatlere yollama yapılarak, yalnızca yaptırımın türünden hareketle ve idari yargının denetimine tabi tutulması gereken alanlar gözetilmeden, bunları da kapsayacak biçimde başvuru yolu, itiraz, bunlara ilişkin usul ve esasların değiştirilmesinin Anayasa'nın 125'inci ve 155'inci maddelerine aykırı" olduğu şeklinde ifade edilmiştir. Kısacası, Anayasa Mahkemesi, Kabahatler Kanunu'nun 3'üncü maddesini idari yargının denetimine tabi alanları adli yargının alanına taşıması nedeniyle iptal etmiştir.


İptal kararıyla gelinen, daha doğrusu iptal kararının yürürlüğe gireceği 22/01/2007 tarihi itibariyle gelinecek noktada şu hususlar geçerli olacaktır:


· İptal kararı idari yargı yerine adli yargının görevlendirilmiş olmasının Anayasa'ya aykırı olması gerekçesiyle alınmışsa da, iptalin sonuçları bu gerekçeyle sınırlı kalmayacak ve çok daha geniş konuları ilgilendirecektir. Bu bağlamda, Kabahatler Kanunu'nun genel hükümlerinin özel kanunlarda yer alan idari yaptırımlara uygulanamaması salt kanun yoluna başvurma usulüyle sınırlı olmayacak, diğer bütün genel hükümler de bunlara uygulanamaz hale gelecektir.

· Diğer kanunlardaki idari yaptırım öngörülmüş hiçbir fiil, kendi kanunu kabahat olarak adlandırmadıkça, kabahat olarak adlandırılmayacaktır.

· Diğer kanunlarda yer alan idari yaptırımlara karşı yapılan başvuruların incelenmesi sürecinde Kabahatler Kanunu'nun 27/1'inci maddesini işletmemek gerekecektir. Bunun bir başka anlatımı, söz konusu idari yaptırımlara karşı olan uyuşmazlıklarda sulh ceza mahkemelerinin değil, idari yargı yerlerinin görevli olacağıdır. Kabahatler Kanunu'nun "idari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği ya da tefhimi tarihinden itibaren en geç on beş gün içinde sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararı kesinleşir" hükmünü içeren 27/1'inci maddesi, aynı kanunun 3'üncü maddesi iptal edildikten sonra, yalnızca, Kabahatler Kanunu'nun ikinci kısmında "Çeşitli Kabahatler" başlığı altında düzenlenen fiillere yönelik bir madde halini almaktadır.

· Kabahatler Kanunu'nun genel hükümlerinin uygulaması, yalnızca, adı geçen kanunun ikinci kısmında yer alan kabahatlerle sınırlı olacaktır.

· Diğer kanunlarda yer alan idari yaptırımlara karşı 22/01/2007 tarihinden sonra sulh ceza mahkemelerinde açılan davalarda mahkemelerin görevsizlik kararı verecekleri açıktır. Ancak, söz konusu yaptırımlarla ilgili olarak 22/01/2007 tarihine kadar açılan davalarda anılan mahkemelerin önlerine gelen davaları çözümlemeye devam edip etmeyecekleri çok belirli olmayan, tartışmalı bir husustur.

· Kabahatler Kanunu'nun genel hükümleri arasında zamanaşımı ve cezalarda indirim gibi hükümler bulunduğundan ve söz konusu hükümler çoğunlukla ilgili kanunlardaki hükümlerden farklı olduğundan 22/01/2007 tarihinden önceki ve sonraki dönemler için devletin ve yurttaşın hukukunu yakından ilgilendiren önemli uygulama farklılıkları doğacaktır. Hatta 22/01/2007 tarihinden önceki dönemlere ilişkin uygulama Kabahatler Kanunu'nun yürürlüğe girdiği tarih (01/06/2005) öncesi ve sonrası dönem olarak da farklılaşacaktır.

VERGİLEMEDE MEDENİ İŞBÖLÜMÜ VE İŞBİRLİĞİ


Cahit YERCİ
Gelirler Başkontrolörü
(20 Ekim 2005 Perşembe, Dünya)

Egemenlik kayıtsız şartsız Türk ulusunundur; Türk ulusu egemenliğini Anayasa'nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır (Anayasa m.6). Ulusal egemenliğin kullanımında yetkili organlar yasama, yürütme ve yargı organlarından oluşmaktadır. Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu'na, yargı yetkisi ise bağımsız mahkemelere aittir (Anayasa m.7, 8, 9).


Yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin farklı organlara bırakılmış olması kuvvetler ayrılığı ilkesi olarak ifade edilmektedir. Anayasa'mızın başlangıç hükümlerinde, bu ilke, "medeni işbölümü ve işbirliği" olarak ortaya konmaktadır. Buna göre, devlet organları arasında bir üstünlük sıralaması anlamına gelmemekte olan kuvvetler ayrılığı, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliğidir; üstünlük ise Anayasa'da ve kanunlardadır.

"Medeni işbölümü ve işbirliği" ilkesinin yansıdığı önemli alanlardan birisini de vergi oluşturmaktadır. Vergi alanında, yasama, yürütme ve yargı erklerinin her biri belli yetkileri ve hakları kullanmaktadır.

Yasama: Vergilerin konulması, değiştirilmesi ve kaldırılması kanunla olmaktadır (Anayasa m.73). Kanun koymak, kaldırmak ve değiştirmek görev ve yetkisi ise, Anayasa'nın 87'nci maddesi hükmü gereğince, TBMM'ye aittir. Bu bağlamda, vergi koyma, kaldırma ve değiştirme yetkisi de Anayasa hükmü gereğince, yasama organı TBMM'ye ait olmaktadır.

Yasama organında kabul edilmiş ve yayımlanarak yürürlüğe girmiş bir vergi kanununun Anayasa'ya aykırılık iddialarına temel oluşturabilecek hükümleri olabilmektedir. Böyle durumlarda, yasama organı içinde yer almakta olan iktidar ve ana muhalefet partisi Meclis gruplarının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte birine eşit üyelerin Anayasa'ya aykırı olduğu iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açma hakkı bulunmaktadır (Anayasa m.150, 151).

Yürütme: TBMM'ce kabul edilen vergi kanunu, on beş gün içinde Cumhurbaşkanı'nca yayımlanmaktadır. Cumhurbaşkanı yayımlanmasını kısmen ya da tamamen uygun bulmadığı vergi kanununu, uygun bulmama gerekçesiyle birlikte bir daha görüşülmek üzere aynı süre içinde TBMM'ye geri gönderebilmektedir. TBMM geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanunun yayımlanması gerekmektedir (Anayasa m.89). Cumhurbaşkanı'nın, Anayasa'ya şekil ve/veya esas yönünden aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açma hakkı bulunmaktadır. (Anayasa m.148, 150, 151).


Anayasa'nın "Vergi Ödevi" başlıklı 73'üncü maddesinde Bakanlar Kurulu'na yetki verilebileceği hükme bağlanmıştır. Bakanlar Kurulu'na kanunla verilebilecek bu yetki, vergi koymayı, kaldırmayı ve değiştirmeyi içermez. Bu yetki, vergi kanunlarının içerdiği muaflıklarda, istisnalarda, indirimlerde ve oranlarda kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmakla sınırlıdır.

Kanunla belli vergisel düzenlemeleri yapma yetkisi Bakanlar Kurulu'nun yanı sıra idareye de verilmektedir. Ayrıca, idare, kanun hükümleri gereğince ve bu hükümler çerçevesinde vergi tarh etme, tahakkuk ettirme, tahsil etme ve ceza kesme gibi vergisel işlemleri gerçekleştirmektedir.

Yargı: Vergi alanında yetki kullanan yargı organları Anayasa Mahkemesi, Danıştay, bölge idare mahkemeleri ve vergi mahkemelerinden oluşmaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkilerinden biri de kanunların Anayasa'ya şekil ve esas yönden uygunluğunu denetlemektir (Anayasa m. 148). Anayasa Mahkemesi, bu çerçevedeki denetiminde bir vergi kanununu kısmen ya da tamamen iptal ettiğinde, söz konusu hükümler, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Anayasa Mahkemesi'nin vergi kanununun tamamını ya da bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak şekilde bir hüküm tesis etme yetkisi bulunmamaktadır. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi'nin vergi alanındaki yetkisi, Anayasa'ya uygun olmadığı saptanan vergi hükümlerini iptal etmekle sınırlıdır (Anayasa m.153).


Anayasa'nın 125'inci maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu hükme bağlanmıştır. İdarenin vergisel işlemlerine karşı açılacak davalara ilişkin yargı sürecinde ilk inceleme yeri olarak vergi mahkemesinin, itiraz yeri olarak bölge idare mahkemesinin ve temyiz yeri olarak da Danıştay'ın görev ve yetkisi bulunmaktadır. Ayrıca, Danıştay, ilk derece mahkemesi olarak, vergiyle ilgili Bakanlar Kurulu kararlarını ve bakanlıkların ve kamu kuruluşlarının ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlerini inceleyerek karara bağlamaktadır. Söz konusu yargı yetkisi, Anayasa'nın 125'inci maddesi hükmü gereğince, vergiye ilişkin idari işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır ve bu yetkinin, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde olacak ya da takdir yetkisini kaldıracak şekilde kullanılması mümkün değildir.

Ayrıca, yukarıda belirtilen yargı yerlerinin, baktıkları vergisel davalarda, uygulanacak hükümleri Anayasa'ya aykırı gördüğü ya da taraflardan birisinin ileri sürdüğü Anayasa'ya aykırılık iddiasını ciddi bulduğu hallerde, Anayasa'ya uygunluk denetimi için konuyu Anayasa Mahkemesi'ne taşıma olanağı bulunmaktadır (Anayasa m. 152).


Sonuç: Yasama, yürütme ve yargı organlarının "medeni işbölümü ve işbirliği" ilkesi temelinde vergi alanında kullanmakta olduğu yukarıda belirtilen yetkiler, Anayasa'nın ve kanunların, başka bir deyimle, hukukun üstünlüğünün sağlanmasının temelidir. Mükellef haklarının gerçek güvencesi de bu temelde oluşur.

VERGİ HARCAMALARININ DENETİMİ


 
Yazar: Cahit YERCİ
Gelirler Başkontrolörü
(23 Ocak 2006 Pazartesi Dünya)

Vergi harcamaları, vergi muaflıkları, istisnaları ve indirimlerinden oluşmaktadır. Düşük vergi oranları da vergi harcamaları kapsamındadır.

Vergi harcamaları, vergi tabanını daraltır ve bu suretle devletin vergi gelirlerini azaltır. Vergi muaflık ve istisnaları ile indirimlerine vergi harcaması denilmesinin nedeni budur. Vergi mükellefi bakımından ise, vergi harcamasının etkisi vergininkinin tersidir. Vergi gelir azaltırken, vergi harcaması gelir artırır.

Vergi harcamaları, devletin yapısını ve niteliğini, görev ve yükümlülüklerini, bireylerin haklarını ve özgürlüklerini belirleyen ve güvenceye bağlayan Anayasa hükümleriyle yakından ilgilidir. Ayrıca, vergilendirmeye ilişkin anayasal ilkeler de vergi harcamalarının belirlenmesinde etkendir. Sözgelimi, herkesin mali gücüne göre vergi ödemesini öngören anayasal ilkenin yaşama geçirilmesi araçlarından biri de vergi harcamalarıdır (AYMK E.89/6, E.94/85, E.03/9, E.03/11, Şahnaz GEREK, Ali Rıza AYDIN, Anayasa Yargısı ve Vergi Hukuku, s.35). Bu bağlamda, vergi harcamalarının hukuksal dayanağını ve hukuka uygunluğunu Anayasa hükümlerinde aramak gerekir. Ancak, bu, her vergi harcamasının Anayasa'ya uygun olduğu anlamına gelmez.

Anayasa'da vergi harcamalarına dönük doğrudan tek hüküm, 73'üncü maddede yer almaktadır. Bu hükme göre, vergilerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi Bakanlar Kurulu'na verilebilmektedir. Yukarı ve aşağı sınırlar, ancak muaflık, istisna, indirim ve oranlara ilişkin hükümlere atıf yapılarak düzenlenebilir. Buradan, vergi harcamalarının da kanunla düzenlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, vergi harcamalarına varlık kazandıran ilk hukuksal metin kanundur.


Kanunun verdiği yetki çerçevesinde çıkarılan Bakanlar Kurulu kararlarının ise, yeni bir vergi harcaması ihdas etmeden, mevcut vergi harcaması hükümlerinde değişiklik yapması ve bununla sınırlı düzenleme içermesi gerekir. Bunun yolu da, eğer gerek varsa, Bakanlar Kurulu'nun kanundaki vergi harcamasına ilişkin parasal değerlerde enflasyonun yarattığı aşınmayı gidermenin ötesinde bir yetki kullanmamasıdır. Aksi bir tutum Anayasa'ya aykırılık tartışmasını gündeme getirecektir.

Kanunun vergi harcaması ihdas eden hükümlerinin Anayasa'ya uygunluğunun denetimi yapılabilir. Bu konuda Anayasa Mahkemesi yetkilidir. Kanunun Bakanlar Kurulu'na yetki veren hükümleri de bu kapsamda yer alır.

Bakanlar Kurulu'nun kanundan aldığı yetki çerçevesinde yaptığı düzenlemeler ise, Anayasa Mahkemesi'nin denetimi kapsamı dışındadır.


Bakanlar Kurulu'nun kanunla verilen yetkiyi kullanmak suretiyle yaptığı vergi harcamalarına ilişkin düzenlemelerin denetimi idari yargının konusuna girer. Bu konuda yetki ilk derece mahkemesi olarak Danıştay'a aittir. Söz konusu yetki, Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan düzenlemenin hukuka uygunluğunun denetimiyle sınırlıdır. Bu bağlamda, söz konusu yargı denetiminin vereceği sonuç, verilen yetkinin çerçevesi dışına çıkılmamış olması koşuluyla, Bakanlar Kurulu'nca yapılan düzenlemenin hukuka uygunluğunun saptanması olacaktır.


Bakanlar Kurulu'nun vergi harcamalarına ilişkin bir düzenleme yaparken kanunun verdiği yetki içinde hareket etmesi, tek başına, yapılan düzenlemenin Anayasa'ya uygunluğunu sağlamak için yeterli değildir. Bir başka deyimle, yetki çerçevesi içinde kalınmakla birlikte yapılan düzenlemenin Anayasa'ya uygun olmadığı durumlarla karşılaşılabilecektir. Böyle durumlarda Anayasa'ya aykırı düzenlemenin Anayasa yargısı yoluyla ortadan kaldırılması olanağı bulunmamaktadır. Hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde bu çok önemli bir sakınca oluşturmaktadır.

Anayasa'nın 73'üncü maddesinde Bakanlar Kurulu'na verilecek yetkinin alt ve üst sınırlarının belirlenmesi koşul olarak getirilmişse de, bu sınırların sınırlarının ne olacağı belirlenmemiştir. Bu, çok düşük (hatta sıfır) alt sınırlar ve çok yüksek üst sınırlar belirlenerek Bakanlar Kurulu'na yetki verilmesine, Bakanlar Kurulu'nun da bu yetkiyi kullanmak suretiyle vergi harcamalarını olağanüstü bir şekilde artırmasına ve yararlanma gereksinmesi olmayan kesimlere de vergi harcamalarını yaymasına yol açmaktadır.

Daha önce vergi harcamalarının mali güce göre vergilendirmenin bir aracı olduğunu vurgulamıştık.

Bakanlar Kurulu'na verilen geniş yetkiler çerçevesinde belirlenen vergi harcamalarının önemli bir kısmı ise, tam ters bir işlev görmekte, deyim yerindeyse, mali güce göre vergilendirmemenin aracı olmaktadır.

Kamu yararına uygun olmayan bu durumun ortadan kaldırılmasının, ne yazık ki, toplumsal denetim dışında başka bir yolu bulunmamaktadır.